21 Kasım 2013 Perşembe

BİR İSTANBUL MASALI: İLK MARATON





Aradan 4 gün geçti ve ben daha yeni yeni farkına varıyorum ne yaptığımın. Koşmaya başlayalı henüz 10 ay olmuşken ben 4 gün önce bir maraton bitirdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda dolu dolu bir 10 ay geçirdiğimi görüyorum. Neredeyse her 10K yarışını takip ettim, 3 yarı maraton bitirdim ve en sonunda bir de maraton...

İlk maratonumu koşmaya, Bozcaada'da ilk yarı maratonumu bitirdiğimde karar vermiştim. İstanbul'a döner dönmez ilk işim Avrasya Maratonu'na kayıt yaptırmak olmuştu. Yarı maraton için adeta efsaneleşmiş, zorluğuyla nam salmış bir parkuru bitirmiştim çünkü. "Ben bu parkurda ilk yarı maratonumu güzel güzel koşup bitirdiysem, ilk maratonumu da kasım ayında İstanbul'da koşar bitiririm arkadaş" demiştim kendi kendime. Öyle de oldu. Bir söz vardır, "bazen yolculuk gidilecek yerden daha güzeldir" diye, hakikaten öyle oldu benim için. Maraton öncesindeki son 1-2 haftalık süreç, maraton kadar keyifli geçti benim için. Maraton gideceğim güzel bir yer, maraton öncesindeki günler ise o gidilecek yere varmak için çıkılan tatlı bir yolculuk gibiydi. Günler geçtikçe, 17 Kasım yaklaştıkça heyecanım artıyordu. İçim içime sığmıyordu sanki. Maraton koşan insanların yazılarını okuyor, motive edici videolar izliyor, sabırsızlandıkça sabırsızlanıyordum. İlk maratonumu, aşık olduğum ve doğup büyüdüğüm şehirde koşacak olmak, beni daha da çok mutlu ediyor ve heyecanlandırıyordu. 

Ben koşmayı sadece bir spor, bir fiziksel aktivite olarak görmedim ilk günden beri. Koşmak benim için koştuğum parkurla bütünleşmek, o parkuru yaşamak bir anlamda. Bozcaada'da Ege'nin mavisine dalıp gitmek, kekik kokularını içime çekmek mesela... Ya da İznik'te tarihi yaşamak binlerce yıllık surların yanından geçerken. Veya yeşili kucaklamak Belgrad'da... O yüzden koşarken müzik dinlemem; doğayı, denizi, yaprakların hışırtsını ve vücudumu dinlerim. Maratondan önce de İstanbul'u dinlemeyi ve koşarken iliklerime kadar hissetmeyi hayal ettim hep. Sadece bir maraton olmayacaktı bu, istanbul'u yeniden keşfedecektim karış karış. Boğaz Köprüsü'nün üzerinden geçerken Boğaziçi'nde bir kuş gibi hissedecektim kendimi, Galata Köprüsü'nden geçerken hayaller kuracaktım, yüzyıllar öncesine gidip Doğu Romalılar'ı, venedikler'i, Cenevizliler'i ve Osmanlılar'ı selamlayacaktım. Koşmak biraz böyle romantizm işte benim için, biraz tarihe yolculuk, biraz doğaya yolculuk, biraz da kendime yolculuk...

Bu heyecanla cumartesi gecesi uyuyamadım hiç. Sabah 05.45'te birkaç saatlik uykuyla yatağımdan kalktım. Evden çıkmadan önce bir muz, biraz fındık ve siyah kuru üzüm yedim. Biraz su biraz da süt içtim. Yemekten konu açılmışken; maraton öncesi beslenmenin öneminden hep bahsedilir. Ben de 1 hafta öncesinden yavaş yavaş karbonhidrat ağırlıklı beslenmeye başlamıştım. Bütün hafta bol bol makarna yedim. Bunun yanında tatlı konusunda da hiç bir sınırlama getirmedim kendime. Aralarda protein de aldım. Tavuk, süt, yoğurt gibi şeyler yiyip içmeyi ihmal etmedim. Muzu çok severim, muzla sütü bir arada daha çok severim. Akşamları yatmadan önce muhakkak birkaç tane muz ve birkaç bardak süt içtim. Birçok sporcu protein tozu, yarışlarda enerji jeli kullanır. Ben ne fitness yaptığım dönemde ne de koştuğum bu yıl içinde her ikisini de hiç bir zaman kullanmadım. Her zaman doğal yollarla protein ve enerji ihtiyacımı karşıladım. Mesela bazı arkadaşlarım uzun koşularımda enerji jeli kullanıp kullanmadığımı soruyor ve ben "hiç kullanmadım" deyince gözlerini açıp şaşırıyorlar. Ben de insanların bu şaşkınlıklarına şaşırıyorum. Sanki 40-50 sene önce sporcular protein tozu ya da enerji jeli kullanıyordu. Ben son 20-30 yılda kullanımı ve üretimi artan bu sporcu takviyelerinin, ortaya ticari amaçlarla çıkmış büyük bir sektörün sonucu olduğunu düşünüyorum. Bunları kullanmak sanki bir zorunlulukmuş gibi lanse ediliyor. Evet, vücudun protein, mineral, başka bir takım maddelere ihtiyacı olduğu tabiki doğru ama bunları illa besin takviyesi marketlerinde satılan ürünlerle karşılama fikri bana çok ticari geliyor. Ben de bugüne kadar bunların hiç birini kullanmadım. Vücudumun ihtiyaç duyduğu herşeyi doğal yollarla karşıladım. Maratonda koşacağım 42 km'nin ise enerji verecek bir şey olmadan geçmeyeceğini tabiki biliyordum. Kendime yine tamamen doğal ev yapımı bir enerji jeli hazırladım. Büyük marketlerde, bildiğimiz 250 ml.'lik su şişelerinin bir ufak boyu daha satılır. Elde taşımak kolay olsun diye bu su şişesinden aldım bir tane. Evde bir kasenin içine 2-3 kaşık bal, 2-3 kaşık dut pekmezi, bir çay kaşığı tarçın, bir yemek kaşığı limon ve bir tatlı kaşığı tuz koyup hepsini karıştırdım. Sonra bu karışımı aldığım minik şişeye doldurdum. İşte size tamamen doğal bir enerji jeli... Bu jel benim benzinim oldu resmen. Yarış esnasında beni diri tuttu. 

Dönelim tekrar yarış sabahına... Evden çıktığımda saat 6.20'ydi ve hava çok soğuktu. Arkadaşlarım Laura ve Emir'le buluşup Kadıköy üzerinden Altunizade Köprüsü'nün hemen girişindeki bir pastaneye gittik, Kadıköy Runners'tan arkadaşlarımızla buluşmak üzere. Biz gittiğimizde saat 7'ydi. 8'e doğru diğer arkdaşlarımızın da katılımıyla Altunizade Köprüsü'nden yürüyerek Boğaz Köprüsü yoluna indik. Köprüye doğru yürümeye başladığımızda artık içim içime sığmıyordu. Maraton öncesi günlerce hayalini kurduğum ilk şey Boğaz Köprüsü'nden koşarak geçmekti. Bu heyecanla ve havanın da hala soğuk olmasının etkisiyle jog atarak gitmeye karar verdik. Start alanına vardığımızda organizasyonun ilk olumsuz yüzüyle karşılaştım. Çanta otobüsleri... Yarışçıların çantalarını teslim alacak otobüsler sıkışık bir alana dizilmişti. Üstelik bu alana girmeye çalışan makam araçları ayrı bir sıkışıklığa neden olmuş, insanlar çantalarını teslim etmek için yarışmaya çoktan başlamışlardı. Ben de çantamı vermek için baya mücadele ettim. Çantamı verdikten sonra da start alanına geri dönmek için baya mücadele ettim. İlk çıkardığım ders şuydu; bir sonraki sene en az 1-1.5 saat önce yarış alanına gelip çantaları teslim edeceksin rahat rahat!



Start alanında benim gibi maraton koşacak Umut İmren, Serkan İmrak gibi diğer arkadaşlarımı gördüm. Tokalaştık, sarıldık birbirimize. Onları görmüş olmak yarış öncesi beni çok mutlu etti, moral verdi. Sonra sevgili Cenk Abimle bulduk birbirimizi. O da ilk maratonunu koşacaktı. Birlikte fotoğraf çektirdik. Daha sonra Kadıköy Runners'tan 15K koşacak diğer arkadaşlarımızı bulduk o kalabalıkta, yarış öncesi toplu foto geleneğimizi bozmadık her şeye rağmen. 





Tekrar 42K start alanına döndüğümüzde artık dakikalar kalmıştı maratonun başlamasına. O sıralarda en çok şaşırdığım şey katılımcıların neredeyse %90'ının dünyanın dört bir tarafından gelen yabancılar olmasıydı. Cenk Abi'yle etrafımızda Türk yoktu. Hatta birkaçı elimdeki doğal enerji jelimi merak etti ve sordu. Karışımın bileşenlerini saydığımda da hepsinden geçer not aldı doğal jelim :))Ve nihayet beklenen an geldi, maraton startı verildi. İlk adımlarımızı atıp Boğaz Köprüsü'ne çıktığımız ve orada koştuğumuz anlarda hissettiklerimi tarif etmem çok zor. Başka bir boyuta geçtim sanki. İnanılmaz bir mutluluk hissi ve duygusallık kapladı her yanımı. O anlar bitmesin istedim. Gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Anlamsız bir şekilde bir yandan ağlıyor bir yandan gülüyordum. Deli gibiydim resmen... "Koşu dünyasının divası" dediğim Şirin Mine Kılıç, "ilk öpücük unutulur, ilk maraton unutulmaz" demişti bir yazısında, ben ona şöyle bir ekleme yapmak istiyorum; "ilk maraton unutulmaz, ilk maratonun ilk adımları ise asla unutulmaz!"... Hele orası İstanbul ise, Boğaz Köprüsü ise... 


Nasıl geçtiğini anlamadığım o rüya gibi anlardan sonra köprüden çıktık ve ben köprüyü geride bırakır bırakmaz sanki o rüyadan uyandım. Birden bire gerçek dünyaya geri dönmüş yarış atmosferine girmiştim. Bu geçiş evresi bile çok garip ve unutulmazdı; sanki önce bayılmış sonrasında aniden ayılmış ve ayağa kalkmıştım. Bu ayılma süreciyle ilk işim tempomu ayarlamak oldu. Maraton stratejim şuydu; 30K'yı tam 3 saatte koşmak, son 12 km'yi de 1 saat 15-20 dakika gibi bir sürede tamamlayarak maratonu 4 saat 15-20 dakikada bitirmek. 3 saat 30K hedefi benim için çok önemliydi. Bunu başarırsam hedeflediğim süreye ulaşacağıma kesin gözüyle bakıyordum. Hatta daha bile iyisi olabilir diye düşünüyordum. Yarış öncesi Barbaros Bulvarı'ndan inişte Beşiktaş'a kadar kendimi bırakmayı düşünmüştüm. Ama bu uzun yokuşta kontrolsüz iniş, 2 hafta önce Eskişehir'de başlayan diz problemime olumsuz etkide bulunabilirdi. Bu yüzden ne tempomu bozdum, ne nefesimi bozdum, kontröllü bir şekilde aynı tempoda Barbaros Bulvarı'nı indim. Aslında köprü çıkışından Yenikapı sahiline inene kadar çok keyifle, etrafı seyrederek, maratonun o güzel atmosferini soluyarak, İstanbul'un güzelliklerini hissetmeye çalışarak, hayaller kurarak koştum.Ne sıkıldım, ne önümde daha koşmam gereken uzun kilometreleri düşündüm... Sadece keyif alarak, İstanbul'u dinleyerek koştum. Muhteşemdi gerçekten. Maraton benim için harika ve tam istediğim gibi gidiyordu. Dolmabahçe'den, Tophane'den, Karaköy'den, Galata Köprüsü'nden, Balat'tan, Fener'den ve Eyüp'ten geçerken resmen aşk tazeledim istanbul'la...Sonra Unkapanı yokuşu, Bozdoğan Kemeri, Aksaray, Yenikapı... Bir İstanbul masalıydı sanki. Geçtiğim her yerde çocukluğumdan, ailemden, ailemin geçmişinden izler vardı. Bunları da düşünüyordum bir yandan. Boğaz Köprüsü'nden Yenikapı'ya kadar sanki 10 dakikada koşmuşum gibi geldi bana. Evet, vaktin ve kilometrelerin nasıl geçtiğini gerçekten anlamamış, buna bende şaşırmıştım ve sevinmiştim tabi. 



Ben hayallerimle koşarken diğer yandan da aslında gayet bilinçli koştum. ilk su istasyonundan itibaren hiçbirini pas geçmedim ve 3-4 yudum da olsa sürekli su içerek vücudumu susuz bırakmadım. Terle vücudumdan atılan suyu hemen yerine koydum diyebilirim. Suyun yanında verilen elma ya da muzlardan da her istasyonda en bir tane yedim. Unkapanı'nda ise doğal enerji jelimden bir büyük yudum aldım ve üzerine 3-4 yudum su içtim kana hemen karışması için. Bu enerji jelimi 30-32K'ya kadar 5-6 km'de bir periyodik olarak söylediğim şekilde tükettim ve gerçekten çok ama çok büyük faydasını gördüm. Finishte vücudumun herhangi bir sıvı ve besin takviyesine hiç ihtiyacı yoktu, çünkü ben yarış esnasındaki bu beslenmeyle 42K boyunca metabolizmamı hiç bir şeyden eksik bırakmamıştım. 22K'ya güle oynaya geldiğimde, bütün motivasyonumu, moralimi alt üst eden o korktuğum şey karşıma çıktı; Eskişehir yarı maratonunda başlayan diz problemi! Evet, 20-22K civarında sağ dizim sızlamaya başladı. O sızlamayı ilk hissettiğim an rüzgar tersten esmeye başladı benim için. İstasyonlarda verilen süngerleri ve suları sağ dizime boca etmeye başladım. O anlarda odak noktam tamamen dizim olmuştu. Yine de 3 saatte 30K'yı tamamlayarak yarış öncesindeki hedefime ulaştım. Bakırköy dönüşüne kadar dua ettim. Orası benim için bir eşikti. Eğer orayı dönersem her şeye rağmen diz ağrısıyla da olsa dişimi sıkar maratonu bitiririm diyordum. Artık içimi büyük bir endişe kaplamış, dizimdeki sızlama ağrıya hatta yer yer acıya dönüşmeye başlamıştı. Bakırköy dönüşünden sonra psikolojik olarak rahatlayacağımı, nasıl olsa oradan sonrasını bir şekilde bitirim diye düşünürken asıl savaşım o dönüşten sonra başladı. Artık dizim rahat rahat, güle oynaya koşmama izin vermiyordu. Enerjim yerindeydi, gücüm kuvvetim yerindeydi ama tek ayakla koşmaya çalışıyor gibiydim. Buradan sonrası benim için tam bir savaştı. 30'lu kilometrelerde, özellikle de 30-35K arasında hayatımın en büyük mücadelelerinden birini verdim diyebilirim. Artık moralim yerlerdeydi, korkuyordum. Koşarken yapacağım en ufak ters bir hareket dizimin havlu atmasına neden olabilirdi. Çünkü çok hassaslaştığını hissediyordum. Adımlarımı çok dikkatli ve düzgün atmaya çalıştım. Mecburen yavaşladım. Yavaşladıkça bu sefer daha fazla acı çekmeye başladım. Sanırım 33. km'ydi ve ilk kez orada koşmayı bırakıp yürümeye başladım. 2-3 dakika yürüdüm. Dizime su döküp bir yandan parmak uçlarımla masaj yaptım. Sonra tekrar koşmaya başladım ama o kadar uzun koşup, sonra durup tekrar koşmaya başlamak da pek iyi değilmiş onu anladım. Tekrar bir ivme kazanmak 1-2 dakikanızı alıyor. Vücudunuzdaki bütün ağrıyan yerleri hissediyorsunuz çünkü. 37. km'ye kadar yine hiç durmadan ama çok yavaş bir tempoyla koştum. Artık sadece sağ dizimdeki ağrıyı değil bacaklarımda ve vücudumdaki diğer ağrıları da hissediyordum. 37. km'de tekrar yürümeye başladım. 2-3 dakika da burada yürüdüm. Bu sefer ağrıların yanı sıra, döktüğüm sulardan ve tabi terden kıyafetlerim sırılsıklam olmuştu, denizden esen serin rüzgar da vurunca vücut ısımın gittikçe düştüğünü farkettim. Ama artık 5 km kalmıştı. 5 km neydi ki? Benim için artık antreman mesafesi bile olmayan sadece 5 km! Kendime gaz verip tekrar koşmaya başladım. Ama o 5 km hayatımın en zor, en bitmek bilmeyen 5 km'si oldu! Gülhane girişini görmek için sabırsızlanıyordum. Koşuyordum koşuyordum ama o Gülhane karşıma çıkmıyordu. Derken arkadan "Volkan" diye bir ses duydum. İnsanlıktan çıktığım dakikalarda, gelen ses üzerine durup arkamı döndüğümde Bloomberg HT'den yayın yönetim müdürümüz sevgili Koray Abi'yi gördüm. Elinde güzel makinası başladı beni çekmeye.





Çok duygulandım onu görünce. Çünkü yarıştan önceki hafta konuşuyorduk. Maratona fotoğraf çekmeye geleceğini söylemişti. Ben de tahmini olarak bitireceğim zamanı ona söylemiştim ve finishte fotoğrafımı çekecekti. O beni Gülhane girişinde yakaladı. O an unutmuştum onun geleceğini ve bir de hiç beklemediğim bir anda beni yakalayınca çok duygulanmıştım. Gözlerim doldu yine... Zaten ilk maratonu koşan bir insanın artık en duygusal olduğu, duygu boşalması yaşayacağı yerler bu son 1-2 km'dir. Kafanızdan bin tane şey geçer...  Daha doğrusu bütün duygular, hisler birbirine girer. Koray Abi arka arkaya deklanşöre basıp 5-6 fotoğrafımı hızlıca çektikten sonra ona uzaktan bağırarak teşekkür ettim ve Gülhane yokuşuna girdim. Artık son 1 km'ydi. Gülhane Parkı maratonun son kısmıydı ve ne yazık ki eğimli bir yerdi. Bunu herkes gibi ben de biliyordum ama artık bacaklarım gitmiyordu. Hem dizimdeki ağrıdan kaynaklanan moralsizlik, hem ilk maratonun doğal tükenmişliği beni Gülhane'den zor çıkarttı. Gülhane'nin Sultanahmet'e açılan çıkışını geçtiğim an yolun her iki yanında muazzam bir kalabalık ve hemen o kalabalığın  başında Kadıköy Runners'tan arkadaşlarım Seda,Özge, Dilek, Emin ve Osman Abi'yi gördüm. Beni bekliyorlardı ve "Haydi Volkan haydi" diye bağırıyorlardı. Önlerinden geçerken elimi uzattım onlara. Tarifsiz bir mutluluk içindeydim. Onları orada görmek bana maraton koşmaktan daha fazla mutluluk vermişti. Arkadaşlarım beni beklemiş, beni yalnız bırakmamışlardı. Emin ve Osman Abi her iki yanıma geçerek benimle birlikte koşmaya, son 300 metrede beni taşımaya başladılar.




İkisi de bir yandan "haydi az kaldı" diye bana güç vermeye çalışıyordu. Yerebatan Sarnıcı geçip finish noktasını gördüğümde el ele tutuştuk ve finishi beraber geçip bitirdik. İşte her şey o an bitmişti. Artık maraton koşup bitirmiş biriydim. İlk maraton derecem 4 saat 42 dakikaydı. Hedeflediğim 4 saat 20 dakikanın üzerinde kalmıştım. Sağ dizimle verdiğim savaş bana en az 20 dakika kaybettirmişti. Ama buna takılmıyorum gerçekten çünkü bitirememe gibi bir risk de vardı önümde. 



Yarıştan sonra ilk işim yan taraftaki çimlere geçip yere uzanmak oldu. Hiç bir şey düşünmüyordum. Maraton bitirmenin mutluluğunu fark edemedim o an, sadece dizime rağmen bitirdiğim için şükrediyordum. Hatta o an koşmaya dair herhangi bir şey bile duymak istemiyordum. İstediğim tek şey evime gidip sıcak duşun altına girmek, sıcak bir şeyler içmek ve sıcacık yatağımın içine girip iki gün oradan çıkmadan yatmaktı. O gün ve ertesi gün sünnet çocukları gibi yürüdüm. Merdiven inip çıkmak işkenceydi. Bütün bacaklarım her yerim ağrıyordu, belim ve sırtım bile... Resmen pert olmuştum. 

Nasıl bir şey başardığımı, bir maraton bitirmenin ne demek olduğunu aradan birkaç gün geçince anlamaya başladım. Bu gerçekten müthiş bir deneyim, çok büyük bir anı insan hayatında. Koşmayı seven, koşmaya ilgi duyan herkesin hayatında en az bir kere bu deneyimi yaşamasını öneririm. Koşmak, sadece koşmak değildir! Maraton ise sadece 42K değildir bence... Eğer hayatınızda daha önce hiç 10K koşmadıysanız ve bir 10K yarışına katıldıysanız, sizin maratonunuz 10K'dır! Eğer yarı maratonu ilk kez koşacaksanız, sizin maratonunuz 21K'dır! Bu hayatta herkes kendi maratonunu koşuyor aslında, mesafe mühim değil. Mühim olan bence koşmayı sevmek ve hayatının bir parçası haline getirmektir. Bunu yaptığınızda garanti veririm ki bir gün sizde muhakkak en az bir maraton koşacaksınız  demektir :))

Not: organizasyonla ilgili bir şey yazmak istemiyorum. Bu konuda herkes zaten birşeyler söylüyor. Özellikle yurt dışındaki maratonlara katılmış insanların söyleyecek daha fazla sözü var. Ben kendi adıma büyük bir olumsuzluk yaşamadım ya da göremedim.

4 Kasım 2013 Pazartesi

MASAL GİBİ BİR ŞEHİRDİ KOŞTUĞUMUZ...



 
Sazova Bilim Ve Kültür Parkı
İnsan Eskişehir gibi güzel bir şehirde koşunca, koştuğu yarıştan çok gezdiği gördüğü yerleri anlatmak istiyor. Bu benim Eskişehir'e ilk gidişim değildi, birkaç sene önce iş için gitmiştim. Fakat pek fazla gezme fırsatım olmamış, güzelliklerini fark edememiştim. Kadıköy Runners'tan arkadaşlarla gittiğimiz bu masal diyarı gibi şehirde havanın da güzel olmasıyla harika bir haftasonu geçirdik. İki gün bize yetmedi. Daha gezemediğimiz göremediğimiz bir çok yer kaldı. Belediyecilikte örnek bir şehir gerçekten. Denizi olmayan bu şehire plaj, kanallları olmamasına rağmen gondol getirilmiş, Disneyland olmamasına rağmen Sazova'daki gibi harika bir tema park yaratılmış. Şehrin merkezi, kavşaklar heykellerle süslenmiş. Öğrenci şehri olmasının da etkisiyle gece gündüz canlı ve enerjik... Fiyatlar her yerde çok uygun. Herkesin buraya gelmesini ve görmesini tavsiye ediyorum. Kendinizi Türkiye'de değil de bir Orta Avrupa şehrinde gibi hissediyorsunuz.



Gelelim yarışa ve organizasyona... Öncelikle New Balance yıl içersinde en çok koşu etkinliği düzenleyen markaların en başında geliyor belki. Bu yüzden kendilerine teşekkür etmek gerek. Bozcaada, Büyükada ve son olarak da Eskişehir 2013'te düzenledikleri organizasyonlar (mayıs ayından önce de başka yarışlar düzenlenmiş olabilir, eksik saymış olmak istemem). Daha önce Bozcaada ve Büyükada'yla ilgili izlenimlerimi yine bu blogda paylaşmıştım. Merak edenler, görmemiş olanlar dönüp okuyabilirler. Eskişehir, yukarıda özetlediğim gibi çok güzel bir şehir ama parkur olarak Bozcaada ve Büyükada'dan sonra geldi benim için. Eğim açısından çok daha düz ve koşması çok daha kolay bir parkur olmasına rağmen 10'ar km'den aynı yol üzerinde 2 tur atarak yarı maraton koşmak beni biraz soğuttu. Doğal güzellikler açısından da tabiki bir Bozcaada bir Büyükada değildi asla. Nihayetinde ne kadar güzel bir yer olsa da şehrin içinden koşuyorsunuz. Koşarken arabalardan yükselen tepkiler, korna sesleri, kaos ortamı hatta küfürler... Bunlar yerine herhangi bir adada koşup yokuş tırmanmayı tercih ederim açıkçası. Dolayısıyla bu parkuru sevdiğimi v pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim.


 Eskişehir ilk kez böyle bir organizasyona ev sahipliği yaptığı için trafiği ve bağlantı yollarını kesme gibi konularda bir parça acemilik hissedildi. Belediyenin ve valiliğin önümüzdeki yıllarda daha özenli ve düzenli olacağını sanıyorum. New Balance'a gelince; yarıştan önceki gün kitleri alırken bir sorun yaşamadık. Fakat makarna partisi belirtilen saatte başlamadı. İnternet sitesi, gönderilen e-mail ve broşürlerde partinin saat 14:00'te başlayacağı belirtilmişti ama o saatte ortada makarna partisini "p"si bile yoktu. Biz de makarnayı beklemek yerine aç olmamıza rağmen şehri gezmeyi tercih ettik. Yarış tişörtleri Büyükada'daki tişörtlerle aynıydı. Büyükada'da ilk giydiğimizde çok beğenmiştik ama bu sefer farklı bir tasarımla farklı bir tişört dağıtılabilirdi. Bozcaada'da yarı maraton koşucularına 15. km'den sonra yarımşar muz verilmişti su istasyonlarında ve çok iyi olmuştu. Bu sefer böyle bir sunum yapılmadı. Bunlar benim gözüme çarpan eksiklikler oldu. Onun dışında organizasyonda bir sıkıntı görmedim.


Yarış benim açımdan nasıl geçti diyecek olursak... 17 Kasım'da koşacağım ilk maratonum İstanbul öncesi kendime 3 yarı maraton bitirme ve tecrübe etme hedefi koymuştum. Bu yüzden aynı gün Geyik Koşusu olmasına rağmen Darıca'yı, Salomon Trail Run yerine de Eskişehir'i tercih ettim. Darıca yazımda da belirtmiştim, patika koşularındaki dinamikler, strateji, teknik, taktikle yarı maraton ve maratondakilerin tamamen farklı olduğunu düşünüyorum. İkisinin de tek ortak noktası "koşmak" kavramı ve ayaklar. O yüzden maratona en yakın pratik olduğundan, maraton koşacak, hele hele ilk kez maraton koşacak kişilerin muhakkak bir kaç kez yarı maraton koşmalarının tecrübe kazanma, maraton esnasında strateji ve bireysel tekniklerini geliştirme açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Antreman esnasında haftalık uzun mesafe koşularında da bireysel olarak 21 ve hatta üstü mesafeler koşulabilir, koşulmalıdır da ama yarış tecrübesi başka bir şey. Antremanda koşmakla yarışta koşmak çok ayrı. Yarış tecrübesi arttıkça hem kendinize olan güveniniz artıyor hem de motivasyonunuz. Benim de öyle oldu; Eskişehir'de 3. yarı maratonumu bitirince kendime güvenim ve motivasyonum iyice arttı İstanbul Maratonu öncesi. 

Parkurun Röntgeni

Performans Tablosu
Her seferinde kendimi biraz daha geliştirdim hem süre hem teknik hem starteji hem zihinsel olarak... Bu 3 yarı maratonda kazandıklarımın karşılığını İstanbul Maratonu'nda göreceğime inanıyorum. Çok güzel tecrübe kazandırdılar bana. Artık az kaldı. İstanbul Maratonu'ndan sonra yazacağım blogum için şimdiden sabırsızlanıyorum :)) 
 
Yarış sonrası Umut İmren'le kendimize gelme çabaları
Eskişehir Geceleri, yer: Barlar Sokağı

Çiböreksiz olmaz :))



 

25 Ekim 2013 Cuma

DARICA BU SEFER "KOŞU CENNETİ" OLDU



Biraz gecikmeli oldu bu yazı, farkındayım. Belki de beni çok heyecanlandırmadığı, pek de keyif vermediği için öteledim bu kadar, bilemiyorum. Aslında öyle muhteşem doğal güzellikler, manzaralar vs. beklemiyordum zaten fakat yine de beni hiç heyecanlandırmayan ve zevk vermeyen ikinci yarış, ikinci parkur oldu bu (diğeri Ataşehir 10K idi). Aynı gün Belgrad Ormanı'nda Geyik Koşusu da vardı ama ben Darıca'da bir yarı maraton tecrübesi daha yaşamanın, bana ilk maratonum öncesi (Avrasya) daha faydalı olacağını düşündüm. Çünkü patika koşularıyla yol koşularının dinamikleri, stratejisi, tekniği çok farklı. Bir de patika olduğu için sakatlanma riski de yine düz yolda koşmaya nazaran daha fazla. Bu riski ilk maratonum öncesinde almak istemedim. Aylardır hem zihinsel hem fiziksel olarak 17 Kasım'daki Avrasya, revize edilen adıyla İstanbul Maratonu'na hazırlanıyorum. Bütün risk faktörlerini en aza indirgemek ve herhangi bir aksilikle karşılaşmak istemiyorum şahsen.
"Kadıköy Runners" Darıca Yarı Maratonu'ndaydı
Bu bağlamda Darıca benim için daha efektif olacaktı. Zaten ilk maratonumu koşmadan önce 3 yarı maraton koşma hedefim vardı. Bozcaada ve Darıca'yla bunun ilk ikisi gerçekleşti. 3.'sünü de inşallah bu haftasonu Eskişehir'de koşup tamamlayacağım.
Kadıköy Runners'tan sevgili abim Cenk Durmaz'la start noktasındayız
Ekim ayına güzel bir başlangıç yapamadım, ilk 2 hafta sağlık problemleri yaşadım. Darıca'dan önceki hafta da neredeyse hiç koşamamış, bütün hafta istirahat etmek durumunda kalmıştım. Yarış günü geldiğinde Kadıköy Runners'tan sevgili abim Cenk Durmaz ile sabah erkenden yola çıkıp Darıca'ya ulaştık. Yazımın başında parkur açısından biraz olumsuz giriş yaptım fakat organizasyon için Darıca Belediyesi'nin hakkını teslim etmemek haksızlık olur. Bu organizasyona önem veriyorlar ve özen göstermeye çalışıyorlar. Ben büyük bir eksiklik ya da aksaklık göremedim. Sadece bazı arabaların yarış esnasında parkura girmememleri konusunda biraz daha önlem alınabilirdi. Bir de 15. km'den itibaren su istasyonlarında suyun yanında yarım muz da verilebilirdi. Bunlar dışında bir eksiklik gözüme çarpmadı açıkçası. Parkurda beni ve diğer katılımcıları en çok etkileyen şey ise havadaki kirlilik oranıydı sanırım. Darıca'nın çevresi sanayi bölgeleri ve fabrikalarla dolu. Dolayısıyla bu tesislerin bacalarından yayılan zehirli gazlar havayı oldukça kirletmiş. Koşu gibi nefes alış verişinin en hızlı ve yoğun yaşandığı bir sporda havadaki kirlilik oranının ne derecede olduğunu hissedebiliyorsunuz. Darıca'da koşarken boğazımın havadaki bu kirlilikten zaman zaman yandığını hissettim. Gerçekten fenaydı. Bir de üzerine parkurun pek sevimli olmayan görüntüsü eklenince dediğim gibi pek keyif alamadım. Parkurun en keyifli kısmı yazlıkçıların olduğu Bayramoğlu bölgesiydi.
Fotoğrafı çeken Serap Bildik'e teşekkürler :))
Parkur teknik açıdan bir Bozcaada değil tabi ama beni yine de çok yordu. İnsanı yoran bir parkur evet. Özellikle Bayramoğlu dönüşündeki çıkış ve finishten hemen önceki uzun ve bitmek bilmeyen son çıkış gerçekten beni zorladı. Ciğerlerime çevresel faktörlerden dolayı oksijenden ziyade karbondioksit dolmuş olması da beni yormuş olabilir. E bir de hasta hasta da koşunca bu yarışın biraz zor geçmiş olmasını sanırım çok da yadırgamamak lazım.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen beni en mutlu eden şey ise hedeflediğim sürenin altında yarışı bitirmem oldu. Bozcaada ilk yarı maratonumdu ve 2 saat 1 dakikada tamamlamıştım. Darıca'daki hedefim ise 1 saat 55 dakika ile 2 saat arasıydı; 1 saat 54 dakikada finishi geçtim. Bu beni gerçekten çok mutlu etti. Şimdiye kadar koştuğum bütün yarışlarda hedeflerime ulaştım. Bu da beni ayrıca mutlu eden diğer bir konu.
Bir yarışı daha bitirmiş olmanın verdiği huzur...
Darıca Belediyesi'ne böyle bir organizasyon düzenleyip spora katkı yaptıkları için kendi adıma teşekkür ederim. Yerel yönetimlerin bu organizasyonlara el atmasını ne olursa olsun destekliyor ve önemsiyorum. Umarım zamanla belediye destekli bu organizasyonlar daha da çoğalır, bütün Türkiye'ye yayılır.





1 Ekim 2013 Salı

BİR İSTANBUL MASALI: RUN İSTANBUL 2013



Bu kadarını beklemiyordum... Koşmaya başlayalı 1 yıl olmadı. Bu süreçte katılabildiğim irili ufaklı bir çok etkinliği takip etmeye çalıştım, çalışıyorum da... Şimdiye kadar katıldıklarım arasında en iyi organize edilmiş ve en yoğun katılımın olduğu yarış Nike'ın Run İstanbul'u oldu. Daha önce yarı maraton koşmuş ve önünde Avrasya Maratonu gibi bir hedefi olan benim için 7 km.'lik bu parkur kısa bir mesafeydi elbet. Bu durumda yapmam gereken biraz keyif almak, biraz eğlenmek ve kısa olarak değerlendirdiğim bu mesafeyi en hızlı şekilde koşabilmekti. Keyif ve eğlence kısmı için Nike her şeyi düşünmüş, elinden geleni yapmış. Yazdan kalma bir Eylül gününde, Suadiye sahilinde geniş ve harika bir etkinlik alanı oluşturulmuş. O atmosfere girince zaten kanınızın kaynamaması mümkün değil. "Hadi bir an önce koşalım" diyorsunuz. Dakika dakika artan kalabalık, genç, yaşlı, amatör, profesyonel binlerce insan... Resmi kayıtlara göre 6.000'in üzerinde katılımcı olduğunu biliyorum. 




 Etkinliğin diğer güzel tarafı koşunun akşam saat 19.00'da olmasıydı. Tabi bir de parkur… Parkur İstanbul'un en nezih ve en güzel semtlerinden Kadıköy'de, Suadiye Sahili ve Bağdat Caddesi'ydi. 20 küsur senedir Göztepe'de yaşayan, çocukluğunu buralarda geçirmiş biri olarak bu parkurda bir yarış koşmak benim için çok daha anlamlı ve özeldi. Özellikle Bağdat Caddesi'nde koşuyu izleyen Kadıköylüler'in koşuculara olan ilgisi ve desteği muazzamdı. Yol boyunca kalabalık eksik olmadı. Destek eksik olmadı. Zaten Kadıköy sadece İstanbul'un değil belki de Türkiye'nin spor külütürü ve bilinci en gelişmiş semtlerinden biridir. Özellike kilometrelerce uzanan, Adalar manzaralı, spor yapmak, özellikle de koşup yürümek için fazlasıyla yeterli ve müsait sahil şeridi, Kadıköylüler için bir nimet ve şans. Kadıköylüler de bu şansı iyi kullanıyor. Yaz kış burada spor yapan yüzlerce insanı görmeniz mümkün. Sahil haricinde de Özgürlük Parkı, Kalamış Parkı ve Yoğurtçu Parkı gibi bir çok güzel alternatif mevcut ve buraları da değerlendiriyor Kadıköy insanı. Dolayısıyla Run İstanbul da Kadıköy'e çok yakıştı, yakışıyor ve umarım çok uzun yıllar devam eder, Kadıköy'ün ve Nike'ın bir geleneği haline gelir.



Geçen sene 5 km. olan parkur bu sene 7 km.'ye yükseltilmiş. Bence bu önümüzdeki yıllar da 10 km.'ye çıkarılmalı. Bir çok organizasyon ve maratonda halk koşusu olarak tabir edilen mesafe 10 km.'dir ve idealdir diye düşünüyorum. Sanki Nike de ilerde bu mesafeyi 10 km.'ye çıkarır diye bir his var içimde.

Yukarıda da belirttiğim gibi 7 km.'yi koşabileceğim en hızlı sürede koşmaktı hedefim. Mesafeler uzadıkça, yarı maraton, maraton gibi yarışlarda enerjinizi tasarruflu kullanırsınız, tükenmemeye dikkat edersiniz. Uzun mesafenin stratejileri vardır. Ama 5 km. gibi, 7 km. gibi mesafelerde daha çok hız odaklı koşabilirsiniz. Çünkü bu mesafeler çaylak olmayan, yarı maraton veya maraton koşmuş insanlar için kısa ve antreman mesafesidir. Benim hedefim ise bu 7 km.'yi 35 dakikanın altında bitirmekti. 


KADIKÖY RUNNERS
 Yarış zamanı geldiğinde herkes beyan ettiği hız hedefine göre başlangıç alanına yerleştirildi. Sarı bileklik alanlar benim gibi 35 dakikanın altında koşma hedefi olanlardı ve start çizgisine yakın bir konumdaydılar. Yine de önümüzde tahminen 500 kişilik bir blok vardı sanırım. İlk defa bu kadar yoğun katılımın olduğu bir yarştaydım. Sanki bütün istanbul oradaymış gibi geldi bir an bana. Startın verilmesiyle yarış başladı. Hız odaklı ve süre hedefli koşacağım için daha başlangıçta iyi bir tempo tutturmam gerekiyordu. Önümde, sağımda, solumda bir insan yoğunluğu ve sıkışıklığıyla yarışa başladım herkes gibi. Start çizgisini geçer geçmez kendime boşluklar bularak tempo tutturmaya çalıştım. İlk bir kaç yüz metre boşluk bularak koşabilme çabası içinde geçti. Sonra yolun en solundan rahat rahat hızlanabileceğimi fark ettim. Hemen en sola geçerek hızlanabildiğim kadar hızlandım. Caddebostan Migros'a geldiğimizde yol biraz daha ferahlamış gibiydi ve ben yeniden yolu ortalayarak koşmaya başladım. Göztepe Parkı ışıklardan yukarıya doğru Bağdat Caddesi'ne yöneldik. Burası hafif eğimli bir yoldur. Burada yavaş yavaş hızını kaybetmeye başlayanların olmasıyla önümüz daha da açılır gibi oldu ve Bağdat Caddesi'ne girince tempomu iyice artırdım. Yolun her iki tarafında toplanan Kadıköylüler'in desteği ve Bağdat Caddesi gibi nefis bir yerde koşmak gerçekten çok keyiflidi. Koşarken büyüdüğüm bu semtteki anılarım, çocukluğum, lise yıllarım geldi aklıma... Ama anılardan çok yarışa odaklanmalıyım diye düşündüm ve yeniden yarışa döndüm. Şaşkınbakkal'a geldiğimizde artık ne yolun kenarındaki kalablığı görüyordum ne de sesleri duyuyordum. Aklımda olan tek şey parkuru hedeflediğim sürede bitirip bitiremeyeceğimdi. Telefonumu açıp Nike Plus uygulamasına baktım. 5.5 km'yi geride bıraktığımı ve 25 dakika olduğunu gördüm. Kalan mesafe için pace’mi 5'00" altına katiyen düşmemem gerektiğini hesapladım ki 35'i ucu ucuna tutturacaktım. Kendimi iyi hissediyordum nefes alışım biraz hızlanmıştı, nabzım sanırım yükselmişti ama iyiydim ve artık kritik noktadaydım. O andan itibaren tempom belirleyici olacaktı. Çatalçeşme'den sahil yoluna tekrar girdiğimizde artık sınırlarımı zorluyor gibiydim. O an ciğerlerimin ve bacaklarımın kuvvetine şükrettim, Allah'a şükrettim bana bu sağlığı ve gücü verdiği için. Mutlu oldum. Finish çizgisini geçtiğimde Nike Plus uygulamasındaki sürem 32' 26"'ydı, tabi bitirir bitirmez hemen durduramıyorsunuz 10-15 saniye geçiyor, resmi sonuçlara göre parkuru 32' 16"da bitirerek 35 altı hedefine çok temiz bir şekilde ulaşmış oldum. O anlarda yaptığım şey bir kez daha şükretmek oldu.




Bu güzel organizasyon için, insanları koşmaya teşvik ettiği, spor kültürünün gelişmesine katkıda bulunduğu, İstanbul'u böyle bir organizasyonla renklendirdiği için Nike'a bir spor sever olarak teşekkür etmek borçtur. Nike son yıllarda bu konuda tartışmasız öncü bir marka ve destekçi. Nike'ın öne çıkması diğer markalara da örnek oluyor ve buna benzer organizasyonlar gittikçe artıyor. Bu da spor severlere yarıyor elbet.



Organizasyonla ilgili tek eleştirim ve öğrenmek istediğim şey VIP kit uygalamasıydı. Yarıştan 1 ay önce İstanbul'un çeşitli lokasyonlarında Run İstanbul arabalarını yakalayanlar bu kitlere sahip oldular. Buraya kadar her şey tamam, bir itirazım kesinlikle yok. Ama sonrasında bu kitlere bir çok insan farklı yollarla sahip oldu. Bu dağıtım hangi kriterlere göre, kime göre, neye göre yapıldı? Tanıdığım bir çok insan bu kitlere "haybeden" sahip oldu! Bir çoğuna bu kitler Nike'la bağlantılı tanıdıkları, arkadaşları vasıtasıyla gönderildi, hediye edildi! Belki bu yolla da sahip olsalar içlerinde koşuya verdikleri gönül itibariyle bunu hak etmiş arkadaşlarımız olabilir ama şekil itibariyle bu hoş olmadı, şık olmadı!  Bu adaletsiz olduğunu düşündüğüm dağıtım ne Nike'a yakıştı ne de buna tenezzül eden arkadaşlara! Zaten bunu Dailymile üzerinden 1-2 cümleyle dile getirir getirmez bazı arkadaşlar üzerine aldı, rahatsız oldu ve bana hemen tepki gösterdiler. Sırf bu bile olayın bam teline dokunduğumunun göstergesidir. Aslında benden değil, kendilerinden rahatsız oldular belki de… Araba dağıtımı haricinde bu dağıtım ya yapılmasaydı ya da çekiliş gibi bir uygulama denenseydi daha yerinde olurdu. Veya Nike'ın Ortaköy Run Club ve Cadde Run Club koşularına yıl içinde en fazla katılımı yapan insanlar gözetilseydi. Buna benzer başka yöntemler de izlenebilirdi.



Son olarak, ben ihtiyaç duymadım ama bir çok katılımcı su istasyonlarının yetersizliğinden ve ya bu istasyonları görememekten şikayetçi oldu. Bu durum benim de dikkatimi çekti. Fakat haklarını teslim edelim, yarış öncesi ve sonrası neredeyse sınırsız muz ikramı, su ve enerji içeceği vardı.


22 Eylül 2013 Pazar

BÜYÜKADA, BÜYÜK AŞK; KOŞMAK

Adalar'ı çok seven ve özellikle yaz aylarında, neredeyse her haftasonu vaktini buralarda geçiren bir insan olarak New Balance'ın Büyükada'da ilk kez bir koşu organizasyonu düzenleyeceğini duyduğumda gerçekten çok mutlu olmuştum.Haberi alır almaz ilk kayıt yaptıranlardan biriydim.



Ben koşmayı seviyorum ama koşmak, güzel parkurlarda olursa çok daha keyifli oluyor. Yani ben koşmaya sadece "koşmak" gözüyle bakmıyorum. Koştuğum yerin doğal güzelliklere sahip olması benim için önemli. Büyükada da her biri aryı güzellikteki tarihi konakları, yeşili ve deniziyle "keyifli parkur" kriterlerime fazlasıyla uyan bir yerdi.

Yarıştan 2 hafta önce arkdaşlarla parkuru test etmeye gitmiştik. Test koşumuzda parkuru tanıdık. Söylediğim gibi çok keyifliydi. Herkesin çekindiği tek konu adanın inişli çıkışlı eğimli yapısıydı. Test koşumuzda bu eğimli yolları görmüş olduk.

Parkurun ilk 2 km.'sinde hafif hafif artan bir tırmanış var. 2 ile 3 arası inişe geçiyorsunuz.3'le 3.5 arasında 500 metrelik bir tırmanış var yeniden. Faytonların mola yeri olan ve küçük tur ile büyük tur ayırımının olduğu yerden büyük tur yoluna girdikten sonra adanın arka tarfına doğru yöneliyorsunuz. Bu yol parkurun en keyifli yeri bence. Çok güzel manzaralar çıkıyor karşınıza ve kendinizi istanbul'dan çok uzak bir yerlerde gibi hissediyorsunuz. Bir yanınızda muhteşem, masmavi bir deniz diğer yanınızda yemyeşil bir doğa... Tahmini 7. km'de at ahırlarının olduğu yerden geçiliyor. 8.8 km ile 9. km arasında bir iniş sonrasında son bir çıkış var. Bu son çıkış gözünüzde biraz büyüyebiliyor. Test koşusu sırasında benim gözümde büyümüştü ve parkurun 8-9 km.'sinden sonraki kısmı açıkçası bitmek bilmemişti. O son çıkış beni biraz yıldırmıştı. Test koşusunu 1 saat 8 dakika gibi bir sürede bitirmiştim. 11.2 km'lik bu parkurda yarış hedefimi ise 1 saatin altı olarak belirledim.


Yarış günü yoğun bir katılım vardı. Hava sıcak, vestiyer ve tişört dağıtım kuyruğu yarış öncesi çok fazlaydı. Oysa tişört dağıtımı yarış kitleriyle beraber mağazalardan verilebilirdi. New Balance'ın bunu dikkate alması gerekiyor. Neden böyle yaptıklarını anlamış değilim. Zaten katılım ücreti yarıştan önce alınıyor. Kitleri gidip mağazalardan teslim alıyorsunuz. Tişörtlerin dağıtımı niçin yarış gününe bırakılıp insanlar o kuyrukta bekletiliyor ve böyle bir yoğunluğa neden olunuyor? Neyse; yarış çok keyifli bir ortamda başladı. Biz Kadıköy Runners olarak arkalardan başlamayı tercih ettik. Daha önceki yarışlarda genelde en önden başlardım. Açıkçası arkadan başlamak bu yarışta bana bir avantaj sağlamadı ne yazık ki. Çünkü dar yollarda önünüzdeki yüzlerce kişiyi geçmek için uğraşıyorsunuz. Bazı yerlerde resmen insanların arasından geçecek delik aradım desem yeridir. İlk 2 km'de bu bana dezavantaj yarattı ve maalesef hızımı, doğru tempoyu yakalamamı çok etkiledi. Eğer böyle olmasaydı yarışı, bitirdiğim süreden bir kaç dakika daha önce sonlandırabilirdim. Bu kayıp son kilometrelerde hedefimi tutturabilmem için ekstra kendimi zorlamamı gerektirdi. 3. km'deki tırmanışta yavaş yavaş önümüz açılmaya başladı ve ben de daha rahat koştum. İlk dört kilometrede tavşanım, arkdaşım Emin'di. Büyük tur yoluna girdikten sonra da bir süre onun peşinden koştum, sonrasında ayrıldık ve ben kendi tempomla koşmaya devam ettim. 5. kilometreden sonra pace'imi düzenli bir şekilde düşürdüm yani hızlanmaya başladım. 7. km'den itibaren pace'im 5'in altına indi. parkurun son bölümündeki rampada doğal olarak biraz yavaşladım. "10. km" tabelasını gördüğüm an artık vitesi en yükseğe aldım ve gaz pedalına sonuna kadar bastım. Son 1 km.'de pace'im 4'20"lere kadar düştü ve gerçekten çok iyi bir tempoyla koştum. Yarışı New Balance'ın resmi sonuçlarına göre 57 dakika 30 saniyeyle bitirerek 1 saatin altı hedefimi başarıyla gerçekleştirmiş oldum. Yalnız dediğim gibi ilk 2 km'de önümdeki o kalabalık olmasaydı ve daha rahat başlayabilseydim bu süreyi birkaç dakika daha indirebilirdim.



Bozcaada'dan sonraki bu ilk kayda değer yarışmada bir kez daha hedefime ulaşmak, bu hazzı yaşamak, aylar sonra bir yarış madalyası almak çok güzel oldu. Yarış esnasındaki su dağıtımı yeterliydi. Yarış sonrası dağıtılan elma, kuruyemiş, simit gibi ikramlarda da bir sıkıntı yaşanmadı. Özellikle tarçınlı ceviz harıkaydı :)) Yarış öncesi yoğunluktan alamadığımız tişörtlerimizi yarış sonrası aldık. Tişörtleri benim gibi bir çok insan beğendi ve keyifle giyeceğiz günlük koşularımızda da.



Yazın bitmesiyle yarış sezonu New Balance Büyükada'yla tekrar başladı. Neredeyse her haftasonu bir yarış hatta bazı günler 2-3 yarış var. Organizasyonlar artıyor. Mayıs ayından sonra ara verdiğim blog yazılarıma ben de böylece yeniden başlamış oldum.




16 Mayıs 2013 Perşembe

KEKİK KOKULARINI İÇİME ÇEKEREK KOŞTUM

    İlk kez bir yarı maraton deneyecektim. 21 km! 6 ay evvel düzenli koşmaya başladığım sıralarda 5 km. koşmak bile bana çok uzun gibi gelirken şimdi gözüme ilk kez bir yarı maraton koşmayı kestirmiştim. Koştukça mesafeler kısa gelmeye, daha çok ve daha uzun koşma isteği içinizde uyanmaya başlıyor. Bozcaada denizi, sakinliği, güzelliğiyle zaten bir süredir beni çağırmaktaydı. Yarı maraton ve 10K koşusu olduğunu öğrendiğimde gitmek için tereddüt bile etmedim. Asıl önemli karar yine 10K mı yoksa yarı maraton mu koşacak olmamdı. Aslında ilk yarı maratonumu bu sene Avrasya'da denemek istiyordum ki Avrasya'da yarı maraton olmadığını öğrendim. 42 km. standart maraton, 15K ve 8K koşuluyormuş. Biz birkaç çaylak koşucu 15K koşarız diye kararlaştırmıştık. Ben yarı maraton hedefimi 6 ay öne alarak Bozcaada'da denemeye karar verdim. Bu gücü ve azmi kendimde gördüm. 3 yıldır spor yapıyordum, 6 aydır düzenli koşuyordum ve ben 21 km.'yi daha Bozcaada'ya gitmeden kafamda koşmuştum resmen. Bu kararımı sosyal medya üzerinden paylaştığımda usta koşucular ve Bozcaada parkurunu daha önce test etmiş olanlar bırakın 21 km.'yi, 10K'nın bile adada çok zor olduğunu, bir yarı maratonun ilk kez burada denenecek olmasının yanlış bir karar olduğunu söylediler. Hatta direk "sakın deneme" diyenler oldu. Tabiki  tecrübeli ve usta koşuculardan tavsiye almak çok güzel, onlardan öğrenecek çok şey var ama insan kendisini en iyi yine kendi bilir, kendi tanır. Fiziksel ve zihinsel kapasitenizi, dayanıklılığınızı ve de çalışmalarınızı uzaktan bir göz sizin kadar iyi bilemez. Yine de bu söylemler karşısında biraz tedirgin olmadım, kafamda soru işaretleri uyanmadı desem yalan olur. Ama kararımdan dönmedim, bu sadece biraz daha bilinçlenmeme ve kendimi biraz daha iyi hazırlamama neden oldu. Hatta biraz daha hırslandım, ne olursa olsun "başaracağım, o finish çizgisine ulaşacağım" dedim. En kötü yürüyerek bile olsa yine bitirecektim o parkuru, "Ya ben Bozcaada'yı alacaktım ya da Bozcaada beni" :))
    Yarıştan bir gün önce yani cuma günü sabahı bir grup arkadaşla  adaya vardık. Soğuk denizi severim, daha önce Nisan ayında Bozcaada'da denize girmişliğim vardır, bu sefer yine yarıştan bir gün önce sudan çıkmam, yüzerim, şnorkelimle dalış yaparım falan diye hayaller kurarken maalesef kapalı ve serin bir havayla karşılaştık. Ama olsun, her anın keyfini sürmek, tadını çıkarmak lazım. Bir şekilde arkadaşlarla güzel vakit geçirdik. İstanbul'dan ve iş stresinden biraz olsun uzaklaşmış olmak bile keyif almak için yeterliydi. O gün sohbet ortamında arkadaşlardan bir kez daha Bozcaada'nın ilk kez yarı maraton koşmak için yanlış bir parkur olduğunu işittim. Hedeflediğim süre sorulduğunda "2 saat" cevabı verdiğimde ise hem gülenler oldu hem de "çok zor hatta mümkün değil" diyenler... Aslında yarı maraton kararı verdiğimde hem parkurun zorluğu, hem havanın sıcaklığı hem de benim için ilk olacağından kendime bir süre hedefi koymamıştım. Süre odaklı değil, bitirme odaklı koşacaktım. Yarıştan 1 hafta önce yaptığım 16 km.'lik test running'de pace'imin 6 dk. olduğunu ve bu pace ile çok daha uzun koşabileceğimi gördüm. 16 km.'yi bitirdiğimde bir 16 km. daha koşabilirdim o gün. Buna dayanarak yaptığım hesaplama sonucu tahmini süreyi 2 saat olarak belirlemiştim. 10 km.'yi 49 - 50 dakika civarında koşuyordum. 20 km.'yi bu hızla 110 dakika'da koşsam, 10 dakika da uzun mesafe ve yokuş marjı bıraksam 120 dakika yani 2 saatte ben bu yarışı bitiririm demiştim. Ama insanlara bu pek gerçekçi gelmedi :)) Neyse, neticede ben hiç bir şey düşünmeden koşacakken bu söylenenler beni biraz daha kamçıladı ve koşu boyunca da zihnimden gitmedi. Ama yine de 2 saat hedefiyle başlamadım yarışa, kendime koyduğum altın ve değişmez kural, tempomu en başından bulmak, ritmi tutturmak, nefesimi iyi ayarlamak ve tıkanmadan koşmaktı. Nefesimin tıkanmaya başladığı noktada ise hemen tempoyu düşerecek, adımlarımı küçültecektim. Enerjimi zamana ve mesafeye çok verimli ve doğru yaymak en büyük stratejimdi, bundan asla taviz vermeyecek, kesinlikle gaza gelmeyecek, hırsımın kurbanı olmayacaktım.
Yarış öncesi ben...

    Yarış günü uyandığımda Bozcaada'da önceki güne nazaran muhteşem bir hava vardı. Koşunun öğlen 14.00'da olacağını düşünürsek bu çok iyi değildi. "Yüzmek için dün böyle olsaydı, dünkü hava da bugün olsaydı ya keşke" diye içimden geçirdim. Ama olsun, bardağın dolu tarafından bakacaksın hayata, güzel bir havada koşacaktım, böyle düşündüm ve tadını çıkardım. Yarış öncesi ısınma, esneme, germek hareketlerimizi yaptık ve start çizgisinde toplanmaya başladık. Harika bir atmosfer vardı, katılım oranı yüksekti, yarış öncesi start alanında insanlar hopluyor, zıplıyor ve dans ediyordu. Bu enerji bana da geçti. Kendimi hazır hissediyordum ve enerji doluydum. Yarış başlayana kadar sürekli içimi dolduran bu enerjiyi, doğru ve ekonomik kullanmam gerektiğini hatırlatıyordum kendime. Asla gaza gelmeyecek, hırsımın kurbanı olmayacak, kendi tempomu ve nefesimi iyi ayarlayarak çok disiplinli ve bilinçli bir şekilde koşacaktım.
İlk kilometreler...


...Ve derken yarış başladı. Şunu söylemem gerekir ki starttan finishe kadar hayatımın en keyifli, en özel, en güzel anlarından birini yaşadım. Evet zor ama harika bir parkurdu. Kekik kokularının, masmavi denizin, gelinciklerin, üzüm bağlarının, muhteşem koyların, harika bir manzaranın eşliğinde koştum. Artık yarışlarda müzik dinlemiyorum. Onun yerine doğaya ve kendime odaklanıyorum, doğayı ve kendimi dinliyorum. Koşarken doğanın güzelliklerine ve doğanın sesine kulak veriyorum. Bozcaada da böyle oldu işte. Koşarken kekik kokularını çektim içime, gelinciklerin kırmızısını kovaladım, denizin maviliğine daldım, ufukta görünen o gemide hayal ettim kendimi, yokuş aşağı koşarken kendimi bıraktım ve başımı yukarı kaldırdım, gökyüzüne çevirdim yüzümü, sanki bir kuştum o an, kollarımı açtım kanatlarımı açar gibi... Öylesine özgür, öylesine mutluydum ki koştuğum her adımda, garip tarifsiz bir his kapladı içimi ve ağlamak geldi içimden, gözlerim doldu ve kısa bir süre ağladım da...Tarifsiz bir duygu, bir mutluluktu bu. Adını koyamadım. Koştum, sadece koştum... Yarıştan önce dillere pelesenk olan ve sürekli yüzüme çarpılan o dik ve eğimli rampalar benim için dümdüzdü sanki, hiç yorulmadan hiç usanmadan rahat rahat indim çıktım hepsini. Sıcak da etkilemedi. Güneşin bile tadını çıkardım. 10 km'den sonra belirli aralıklarla yerleştirilen "Hararet Avcıları" üzerimize su sıktı. Oyun gibi geldi bana, hani çocukken su savaşı yapardık ya, onun gibi... Son 5-6 km.'de yarımşar muz da vermeye başladılar. Hayatımda yediğim en lezzetli muzlardı sanki :)) Su noktalarında verilen sular en tatlı suydu belki :)) Her anı ayrı bir keyif, her anı unutulmazdı. Yarıştan önce kendime ilke edindiğim stratejimi ve kuralları aynen uyguladım, büyük bir disiplin içinde. Hiç gaza gelmedim, hız limitlerimi zorlamadım, hırsıma yenilmedim. Tempomu 18. km'ye kadar hiç bozmadım, nefesimi bozmadım, 18'den sonra tempomu artırabildiğim kadar kademeli olarak artırarak finish çizgisine ulaştım. O an hissettiklerimi anlatmak da çok güç. En yalın ifadeyle "deneme bile" denen parkuru bitirdiğim için mutlu, çok zor denilen sürede (2 saat 1 dakika 34 saniye) bitirdiğim için gururluydum. Başarmıştım.
Başarmaya bir kaç adım...
Peki işin sırrı ne miydi? Hayatta bir şey yaparken başarılı olmak istiyorsanız kendinize mutlaka bir hedef koyun ve o hedefe önce "beyninizle" ulaşın. Bunun haricinde yaptığınız her neyse ondan keyif alın, uyarıları ve tavsiyeleri dikkate alın, değerlendirin ama eğer siz kendinize inanıyorsanız asla vazgeçmeyin, korkmayın. O uyarılar ve tavsiyeler sadece sizin daha temkinli ve tedbirli olmanızı sağlasın. Sınırlarınızı test etmekten çekinmeyin çünkü onlar sizin tahmin ettiğinizden daha geniş! Yeterki kendinize inanın, güvenin, isteyin ve tabiki çalışın. O zaman hiç bir hedefin altında kalmaz, duvara toslamazsınız...
Yarış sonrası madalayalarımızla hatıra fotoğrafı